Yine Bir Muharrem Yine Bir Hüzün

    

                       

                       Geldi geçti ömrüm benim,

                        Şol yel esip geçmiş gibi.

                        Hele bana şöyle geldi,

                        Şol göz yumup açmış gibi.

 

                                   İş bu söze Hak tanıktır,

                                   Bu can gövdeye konuktur,

                                   Bir gün ola çıka gide,

                                   Kafesten kuş uçmuş gibi.

 

                        Miskin adem-oğlanını,

                        Benzetmişler ekinciğe,

                        Kimi biter kimi yiter,

                        Yere tohum saçmış gibi.

 

                                   Bu dünyada bir nesneye,

                                   Yanar içim, göynür özüm,

                                   YİĞİT İKEN ÖLENLERE,

                                   GÖK EKİNİ BİÇMİŞ gibi.

                                                     Yunus  EMRE.

 

            Bizim de gök ekinimiz biçildi, yiğidimizi bu elem, sıkıntı ve hüzün yurdundan, İnşallah saadet ve mutluluk yurduna,asıl vatana, vatanımıza,ebedi ikametimize, Sahibimize, dostlarımıza gönderdik.Bizlerde çok kalıcı değiliz, verilen süre dolunca bizde gideceğiz.Arkasından ebedilik gelen ölümden şikayetçi olmayacağız.Her zaman kaderin hükmüne rıza göstereceğiz.

            Bir yiğidin arkasından ne yazılır, bilemiyorum.Kalbin hüzünlendiği, gözlerin yaşla dolduğu böyle anlarda, vefalı bir dost için neler söylenebilir.Büyük ızdırapların, acıların dili sade olurmuş, insanın en temiz, en saf duygularını süslü cümlelerle ifade etmesine gerek yoktur.Bizim insanımıza en çok yakışan duygunun hüzün olduğu söylenir, bizim mayamızda hüzün hep hakim duygudur, bunu en iyi ifade eden şairimizde Fuzuli'dir.Türkülerimizde, şiirlerimizde, hikayelerimizde,sohbetlerimizde hep acı, hep ayrılık, hep gurbet ve hep hüzün vardır.Tesadüf müdür bilemem, bizde vefalı dostumuzu hüzün ve matem ayı olan muharremde kaybettik.Bizim kültürümüzde ye'is yoktur, ümitsizlik yoktur, sürekli bir matem yoktur, tevekkül vardır, 'O'ndan geleni lütfun da hoş, kahrın da hoş diyerek karşılamak vardır, ama hüzün de bizim genlerimizde mevcuttur.Türkülerimizde de, dualarımızda da hüznümüz Allah'adır bizim,diyor Fethi Gemuhluoğlu.

 

            Bu dert zalım bir dert, bu dert dermansız bir dert, eskilerin ifadesiyle yiyici yaraları olan bir dert.Biz de ikibin on yılının sonlarında tabiplerin çaresiz kaldığı bu derde yakalandığımızı öğrendik.Önceleri çok ümitliydik, kendisiyle her konuşmamızda 'ben de bir şey yok ' diyordu, sadece Malatya da ki tedavi sürecinden şikayetçiydik.Özal Tıp Merkezi bizi yine hayal kırıklığına uğratmıştı, bu hastanede adeta baştan ayağa haber yoktu, insana hakettiği değer verilmiyordu.Belki hastalığı tedavi edemezlerdi ama hekim diliyle, ahir ömrünün konforlu geçmesini sağlayabilirlerdi.Olmadı, demek ki bunu da görecekmişiz, öbür tarafa pırıl pırıl gitmek için bunların yaşanması gerekiyormuş.Kendisi çok mütevekkil idi, hiç şikayetçi olmadı, rahmetli kardeşide çektiği sıkıntılar nedeniyle şikayetçi olmamıştı, sabretmenin neticelerini biliyorlardı.Hastalığı süresince kendisiyle sık sık telefonla görüşüyorduk, her telefonu kapatışında bir dua temennisiyle 'Allah can sağlığı versin' diyordu.Başındaki bu musibete dayandı, dişini sıktı, iradesinin hakkını verdi.O biliyordu ki musibetlere sabır, er kişinin haddidir ve neticesi gözlerin görmediği, kulakların duymadığı nimetlere ulaşmaktır.Bela ve musibete karşı sabır mümince bir tavırdır.'O'ndan geleni hoş karşılama, tevekkül ve teslim, kulluğun gereğidir.Bu iş o kadar kolay değildir, başarılı olanlar için neticesi çok hoştur.Hz.İsa 'hoşlanmadığına sabretmedikçe, hoşlandığını ele geçiremezsin' diyor.Ebedi alemde makamlar kazanmak, Sırat'ı şimşek gibi geçmek,Cennete ulaşmak, Allah'tan gelen her şeyi 'hoş' bilip, istikameti koruyarak sabretmekten geçiyor.

            Hastalığının son dönemlerinde sürekli ızdırap çekti,acıları dayanılmazdı,uykuya hasret kaldığını, aylardır geceleri acıdan uyuyamadığını, bir iki saat uyuyabilse rahat edeceğini söylüyor,bir türlü sabahın gelmediğinden söz ediyordu.'Şeb-i yeldayı ne bilir müneccimle, muvakkit,-Mübtelayı gamdan sor kim geceler kaç saat,' sözü adeta onun için söylenmiş gibiydi.Kendisi bütün bu acılara rağmen sırrını ağyara açmıyor,şikayetçi olmuyordu.Bir görüşmemizde 'kazanma kuşağında, kaybetmek istemiyorum' demiş, sabır ve metanetle Allah'ın vereceği hükmü beklemişti.İnsanların kendisi yüzünden sıkıntı çekmesini istemiyor,onlardan bir talepte bulunmuyordu.O kadar ki, hastalığının en ağır seyrettiği, kemoterapi aldığı dönemlerde bile, tedavi için Malatya'ya kendi aracıyla,tek başına gidiyordu.Benim için kendinizi üzmeyin diyordu.

 

            Ahir ömründe son bir ümit deyip İzmir'e gelmişti.Bozyaka Araştırma Hastanesinde tedaviye başlandı.Çelişkili haberler almakla birlikte zaman zaman ümitleniyorduk.Kendisiyle, ağabeyleriyle, Ogün'le sık sık görüşüp, hastalığın seyri hakkında değerlendirmeler yapıyorduk.Dr.İsmet Sağlam ve Dr. Mustafa Derin'le konuşup bize müjdeli haberler vermelerini istiyorduk.Kasım ayının sonlarına doğru Ogün gel dedi, iyi ki demiş.İzmir'de beş gün kaldım, her gün görüşme imkanımız oldu.Akşamları İbrahim abi refakatçi olarak kalıyordu,biz Ogün'le beraber gidiyor,odada kalan tek hasta olduğu için geç saatlere kadar sohbet ediyor,sergüzeştimizi anlatıyorduk.İzmir'e gittiğim ilk gün,gözlerinde ki ve yüzünde ki sarılıktan endişe duymuştum,ama zamanla alıştım.Yatağında destek olmadan bir taraftan diğer tarafa dönemediğini gördükçe, içimden sende mi böyle olacaktın diyor, kendimi zor tutuyordum.Bir kaç yıl önce İbrahim Keban dayımız,Dişteriğe Ömer dayımı görmeye gitmek istediğini söyleyince İsmail abi(Gülağa) ile onu Dişteriğe götürdük.İbrahim dayı iki bastonla ve bizim desteğimizle ancak yürüyebiliyordu, bunu gören dayımın eşi Hatice ablam,İbrahim dayının gayretini ve seriliğini vurgulama adına 'hey gidi İbrahim dayı, sen yürürken yol sallanırdı, ihtiyarlık ve hastalık ne hale getirdi' demişti.Şimdi bu zalım dert de bizi o hale getirmişti.

            Köylüler arasında yaklaşmakta olan acı gerçeği sezenler ümitsizce konuşuyorlardı ve zaman zaman Allah iki iyilikten birisini versin diyorlardı, ne de kolay diyorlardı.Belki söyledikleri doğruydu ama ben kabul edemiyordum, ölümü yakıştıramıyordum, kadere taş atmaktan, onu tenkit etmekten Allah'a sığınırım ama ölüm için çok erken diyordum.Rahmetli Gülağanın Mustafa dayı,ömrünün son günlerinde kendisini ziyarete gelen bacısına, '-Bacım Hanife ! Köyün içinde Gülağanın Mıstık bu dertten ölür diyorlar mı?' diye sorar, bacısı 'bunu nerden çıkarıyorsun' der ama yüzünü dönüp gözyaşlarını ondan gizlemeye çalışır.Çok hatırlı ve akıllı olan Mustafa dayı '-bacım köylü öyle diyorsa, bu dert beni götürür' der ve gerçekten de öyle olur,babamın yaklaşımıyla bir Mustafa dayı değil bir köy ölür.Sanki bu olay tekerrür ediyor ve bir çok hemşehrimiz onun iyileşme şansını az görüyordu.Köyümüzün tuz çuvalı, dama taşı,her başı sıkışanın yardımına koşan mütevazi ve vefalı dost elimizden kayıp gidiyordu.

            İzmir'de beş gün kaldıktan sonra kendisinden müsade alıp,tekrar görev yerime döndüm.Hastalığının son evresini sürekli Ogün'le paylaşıyor ve her geçen gün ümitlerimizi yitiriyorduk.Bu sonucu Dr. İsmet bize bir yıl önce, ilk  teşhis konulduğunda söylemişti.Hastalığın dördüncü evrede olduğunu, bir yıllık ömrünün kaldığını söylemişti ama inanmak istemiyorduk,korku ve endişeyi değil, umudu tercih ediyorduk.İzmir'den döndükten on bir gün sonra, soğuk bir aralık sabahı, bir hazan mevsiminde, 6 Aralık 2011 salı günü saat 06:00 civarında telefonum çaldı, telefonda Ogün’ün numarasını görünce yıkıldım, telefonu açınca sadece ' her şey bitti, hocayı gönderdik ' diyebildi.Başka bir şey konuşamadık, telefonu kapatıp ağlamaya başladım, güçsüz ve yararsız gözyaşlarını dökmekten başka bir şey yapamıyordum, sadece 'O'ndan geldik 'O'na  döneceğiz diyebildim.Beni duyan eşimde ağlıyordu, bir şey söylemedim ama her şey belliydi.Oğlum da uyandı ve hiç bir şey sormadan içli içli kirvesinin gidişine ağlıyordu.Önce babamı aradım, telefona cevap veremedi, ağlayarak '-oğlum selayı duyduk, evcek ağlıyoruz' diyebildi, başka bir şey konuşamadık.Mehmet Ali'yi aradım, her şeyin farkında idi, sadece 'bugün rüyamda gördüm ' dedi,nasıl görmüştü onu soramadım.Mahir'i ve Battal'ı aradım.Yiğidimizin arkasından herkes ağlıyordu.O arkasından ağlanacak bir adamdı,ağladım, ağabeyisinin dediği gibi, o bir evin direğiydi, hayır, eksik oldu , o bir köyün direğiydi.İzmir'e gittiğimde orada okuyan kızımla karşılaştığımda ağlıyordum, daha sonra kızım bana, '-baba ben seni ilk defa ağlarken gördüm' deyince,ona sadece 'kızım  CABBAR  HOCA için ağlanır' diyebildim.Evet ben,ağlayamayan katı kalpli ben, Zekeriya Sağer'den sonra ikinci kez ağlıyordum.Onlar arkasından ağlanacak insanlardı, mekanları Cennet olsun.

 

            Cenazenin köye gideceğini düşünüyorduk,ama aile meclisi son anda İzmir'de karar kılmıştı.Artık gurbet İzmir değil, gurbet köy olmuştu.Bizim kültürümüzde cenazenin bekletilmeden, bulunduğu yere defnedilmesi tavsiye edilir,öylede oldu.Hayatında çok az İzmir'e gelmişti, ama mezarı İzmir'e nasip oldu.Altı aralık salı günü,Bucanın Çamlıkule mahallesinde bulunan Abil Efendi Camiinde öğlen namazına müteakiben kılınan cenaze namazı ile Buca mezarlığına defnedildi.Cenaze kalabalıkmış,Kars'lı bir vatandaş, cemaatin kalabalık oluşu, tüm cemaatin cenaze namazından önce öğlen namazını kılması,ölümün hak oluşu ve sessiz karşılanması anlayışı gereği huşu ve sukunet içerisinde cenaze merasiminin eda edilişini görünce, 'yıllardır buradayım, ilk defa olması gerektiği gibi bir cenaze merasimi gördüm' demiş, bunu Süleyman dayımdan dinledim.

                        İstemem nakl-i cenazemde çelengü ahenk,

                        Debdebe ile gidilir saha değildir makber;

                        Orası, medhalidir barigah-ı mevlanın,

                        Kapısından içeri acz ile girmek ister.

            Uzun süredir İzmir'de yağmur yağmıyordu,Cabbar hocanın gidişiyle birlikte, sema adeta gözyaşı dökmeye başladı, önce sessiz sessiz, usul usul yağdı, derken adeta kendini tutamadı bir sağanak halinde gözyaşlarını döktü. Onu sevenlerin gözyaşlarına eşlik ediyordu.

                        Diyorum ki gider oldum giderim,

                        Yağmur beni ağlar şimdiden sonra. (M.A.İnan.)

Yağan rahmetti, topraktan hasıl olan, toprağa vasıl olmuştu, güllerin bitmesi için o toprak şimdi yağmurla ve gözyaşı ile sulanıyordu.Yalan ve geçici dünyada 40 yıl önce başlayan yolculuk sona ermişti, dolu dolu, bereketli 40 yıl.İnsanın ne kadar yaşadığının ne önemi var,önemli olan nasıl yaşadığı, ömrünü nasıl geçirdiğidir.Bizler ömrünü çok iyi geçirdiğine şahidiz.

 

            Uçak İstanbul aktarmalı gitti,cenazeye yetişemedim.Saat 16:15 civarında Ogün beni İzmir Havaalanından aldı, sadece' başımız sağolsun' diyebildik.İçinde bulunduğumuz ruh hali, ızdırabımız konuşmamıza mani idi. Rotamız mezarlıktı, selviliklere doğru gidiyorduk, yolda hiçbir şey konuşamıyorduk, yüzümü cama döndüm ağlıyordum, oda direksiyonda ağlıyordu.Bir ara 'Cabbar hocada gittikten sonra, bizim için o taraf daha cazip hale geldi' dedi,o kadar konuşabildi.Bahtiyar Vahapzade'nin beyitini hatırladım,

                        'Ben nerden bileydim, ölü dostlarım,

                        Diri dostlarımdan çok imiş benim.'

Mezarlığa gittik, selamımızı verdik, duamızı okuduk, bizi bırakıp gittiği için sitem ettik, kendimize söz verdik, Mevlam nasip ederse hep dualarımızla yadedeceğiz, hatırasını kutsal bir emanet olarak göreceğiz.Hiç aklımıza gelmeyen başımıza gelmişti, mezarı başında fatiha okuyacağımızı hiç düşünmemiştik.

            Akşam ezanlarından sonra Ahmet'in evinin önündeki taziye çadırına gelebildik, sarılıp başsağlığı diledik, ağladık.Millet akşam namazına gitmişti, taziye çadırında bir kaç kişi vardı. Bir süre hiç bir şey konuşamadık, derken Ahmet ' hoca terfi etti, öbür tarafa gitti' dedi, bu lafı çok beğendim, aynı inancı paylaşıyorum,Allah onu da bizi de, bu inancımızdan dolayı mahcup etmesin.Değişmez, değiştirilemez mutlak gerçeği, ölümü, tüm yakıcılığıyla hissediyorduk. Lezzetleri acılaştırıp yok eden ölümü, daha çok hatırlamamız ve her zaman her yerde ona hazırlıklı olmamız gerektiğini daha iyi anlıyorduk.Bu gök kubbede hoş bir sada bırakarak görevini tamamlayan vefalı dostumuza,Allah’tan af ve mağfiret dileyip,arkasından fatihalar göndermek dışında yapabileceğimiz bir şey yoktu.Hepimizin başı sağolsun. Yunus’la başladık, yine onunla bitirelim…

 

                        Biz dünyadan gider olduk,

                        Kalanlara selam olsun.

                        Bizim için hayır dua,

                        Kılanlara selam olsun.

                       

     

   

 

  « Geri 1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 | 8 | 9 | 10 İleri »